1 Ocak 2011 Cumartesi

Ada Dergisinin 13. sayısı çıktı.



Ada Dergisi 13. Sayısına ulaştı.
Ada okurları bu sayıda 2003 yılında yitirdiğimiz öykücü ve çevirmen Tomris Uyar’ı ve öykülerini bir kere daha keşfetme olanağı bulacak. “İkinci Yeni” ozanlarının âşık olduğu, adına şiirler yazdığı, gizemli kadın Tomris Uyar için Ahmet Çınar, Attila Aşut, Burçak Kara, Gökhan Yılmaz, Hülya Soyşekerci ve Semih Gümüş’ün yazılarını 13. sayımızda okuyacaksınız. Attila Aşut’a 1986 yılında, Ali Nurettin’e 1989 yılında Tomris Uyar’ın yazdığı daha önce yayımlanmamış iki mektubuna yazarlarımızın izniyle yer veriyoruz.

Menekşe Toprak’ın YKY’ndan çıkacak “Temmuz Çocukları” adlı romanından bir bölümü okurlarımızla paylaşmasına memnun olduk.

Ada’nın bu sayısında iki söyleşi yer alıyor. Serkan Türk bu sayıda Senem Diyici ile müzikte geride bıraktığı 40 yılı ve yeni çalışmaları üzerine konuştu. Cihat Duman geçtiğimiz yılın dikkat çeken şiir kitaplarından biri olan “Kumaş” üzerine Yavuz Türk ile ada okurları için söyleşti.

2007 yılında kaybettiğimiz şair Adnan Satıcı’nın, “Eksikti Geceler ve Bazı Günler” adlı son şiir kitabının ilginç yayınlanış öyküsünü Yılmaz Arslan ada için kaleme aldı.

Arzu Alkan’ın Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken” kitabından yola çıkarak yazdığı “Köşeye Sıkışmış Kahraman” adlı deneme yazısı da bu sayının öne çıkanlarından. Bu yıl içinde iki kitapla okurla buluşacak olan Tiyatro Sanatçısı Kadri Özcan’ın “İlk Adım” öyküsü de ada sayfalarında.

Aydın Afacan, Aydın Şimşek, Ayşe Keskin, Burak Köse, Derya Önder, Erol Özyiğit, Ferhad Gülsün, H.İbrahim Özbay, Kaan Koç, Mehmet Aycı, Mehmet Türkmen, Mehmet Yaşın, Ogün Kaymak, Ömer Turan, Serdar Çakıcıoğlu ve Yıldırım Vural ada’nın bu sayısında yer alan şairler.

Geçen yılın en beğenilen kitaplarıyla ilgili bir soruşturma yaptık. Yazar ve Şairlerimiz tek kitapla sınırladığımız bu soruşturmaya yanıt verirken epeyce zorlandılar. Ortaya çok satanların dışında bir liste çıktı. Dergimizin son sayfalarında bu listeyi bulabilirsiniz.

Ada, ilk sayısından itibaren ustalara saygıyı, gençlere kucak açmayı düstur haline getirmiş bir dergi olarak bundan sonra da dil, bilinç ve ruh kirliliğinden olabildiğince uzakta yer alacaktır.

“her zaman bir başka ada vardır” sloganıyla yoluna devam eden dergimiz daha iyi bir sayıda okuyucuları ile buluşmak üzere sayfalarını sonlandırıyor.

Bilgi İçin: 0 505 496 94 93
e-posta: serkanturk61@gmail.com
Yazışma adresi: PK. 203 Trabzon

Ada Dergisine Yıllık abone olmak için Serkan Türk adına
6240215 posta çeki hesabına 40 YTL yatırılarak
adresinizi posta ya da mail yoluyla bildirmeniz
yeterlidir.

11 Aralık 2010 Cumartesi

KARADENİZ’DE BİR “ADA”

İlk olarak dergilerde başlamıştım yazmaya.
Unutmuyorum, yaşadığım en yoğun, en çocukça heyecandı. Hele de ilk yazılarımı, herkesin yazmak için can attığı dergilerin sayfalarında görmek çok yüreklendiriciydi.
Sonra… Sonra bir iki yazım küçük paragraflar eklenmiş halde yayımlandı. Hoşuma gitmedi bu müdahaleci yaklaşım şekli. Yazı benim, sadece benim olmaktan çıkmıştı. Bir daha aynı hayal kırıklığını yaşamamak için uzak durdum dergilerden.
Hatır gönül gereği birkaç kez dergilere yazı verdiğim oldu sonrasında. Fakat öyle soğumuşum ki ardı gelmedi. Gazete yazarlığını tercih ettim sadece.

Şu bir gerçek ki; giderek okurun, ama her kesim okurun anlayacağı sade bir dille yazma alışkanlığı kazandırması açısından birebirdir gazeteler. Bir çeşit sınavdan geçiyorsunuz yazdıkça. Okurla ortak bir dil oluşturmanın zorunluluğuna inandırıyor sizi.
Dergilerden de bugüne taşınan, hep korunası olduğunu düşündüğüm bir alışkanlığım var. Yazdığım her yazıyı özenle, içten içe dergiye hazırlar gibi, hazırlamaya gayret ederim. Okur da bu yönümü sezinler, fırsat buldukça takdirle karışık dile getirir.

Yıllardır Trabzon’da çıkmakta olan Ada Dergisi, ne zamandır kimsenin yapamadığını yaptı; o olumlu etkiyi uyandırdı bende. Son sayılarıyla yıllanmış bir önyargımı kırdı. Beni, gazetenin yanısıra dergilerde de yazmaya razı etti.

Hem de sessiz bir dil kullanarak başardı bunu!.. Daha bir ilgi çekici hale getirilmiş küçük boyutuyla, zenginleştirilmiş içeriğiyle. Tabii her şeyden önce okura hitap eden, ufuk açıcı ürünlere yer vererek.

Şeklen yeniliklerinin yanısıra, bir dergide en çok önemsediğim özellik budur. Bunu başlıca amaç edinip, bu ana amacından giderek uzaklaşmaması.

Dahası var: Ürünlerin doğasına dokunmadan özgün haliyle yer vermesi. Kullandığı sesli ya da sessiz dille sadece ve sadece okurun dergisi olduğunun altını çizmesi. Bir çeşit albüm işlevi görmemesi, birilerinin anı defteri haline getirilmemesi vs. Dergiler ancak o zaman daha geniş kitleler tarafından benimsenir, okunur. Dolayısıyla da uzun soluklu olurlar.

Mevsimde bir çıkmakta olan Ada Dergisi, bulmayı umduğum bu özelliklere sahip. Bir bucuk yıl aradan sonra iki sayısı birden çıkartıldı. Bu son sayılarla 12. sayısına ulaşmış oldu.

Kimler yoktu ki son sayılarında: Attila Aşut, Nihat Genç, Kenan Sarıalioğlu, Çiğdem Sezer, İnci Aral, Ayşe Keskin, Ersan Erçelik, Serkan Türk, Tayfun Pirselimoğlu, Mehmet Kuvvet, Muammer Kotbaş, Bülent Sümer, daha birçok değerli isim.

Derginin sahibi, editörü şair yazar arkadaşım Serkan Türk’ün çabalarıyla oldu her şey. Şevkle, inatla, tutkuyla ve aslında zorlukların, imkansızlıkların da getirisi bir sancıyla Ada’yı bugünlere taşıdı.

Değerli şair yazar arkadaşım Ayşe Keskin’in de en az onun kadar emeği var dergide.
Ada’nın kurucularından Ercan Yılmaz’ın, Arzu Alkan’ın… Çok kez tanık oldum; Ada’yı layıkıyla tanıtmak, okura yeniden hatırlatmak için birlikte çok çaba sarf ettiler.
Ada Dergisi Etkinlikleri adı altında, belli aralarla imza günleri, söyleşiler, şiir dinletileri de düzenlediler. Trabzon kültür sanatını hareketlendiren yararlı, sıcak etkinliklerdi.

Derginin özellikle bu son sayılarını okuyunca, sitemler yağdırdım Serkan’a. Dergiye yazı vermem konusunda neden ısrarcı olmadı diye.

Derginin sayfaları arasından taşan o hüzünlü, coşkulu, içe işleyen seslerden biri de ben olmalıydım!.. O derece bir yazmak isteği uyandırdı bende. Kendini hem şeklen, hem de içerik olarak yenilemesini başardığı için…

Siz okurlardan isteğim, Karadeniz çıkışlı bu Ada’yı, ne yapıp edip sahiplenmeniz…

Fatma Babuşçu
Taka Gazetesinde yayınlanmıştır.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Hayat ile edebiyat sıratının beyefendisi-Karin Karakaşlı

Usta yazar Selim İleri, romanları ve denemeleri ile uzlaşmaz bir ikiliye hüzünle gülümsüyor

Hayat ile edebiyat sıratının beyefendisi

Karin Karakaşlı

Edebiyatı hayatın ta kendisi kılan, hayatı da edebiyatın tılsımıyla anlamlandıran yazarlar için sadece kendi eserleri ile yetinmek söz konusu olamaz. Onlar için kendilerini yetiştiren aileden öte bir edebi aile vardır sanki. Kendilerinden önceki ustaları ve onların unutulmaz eserlerini bir aile albümünün fotoğrafları gibi yaşarlar. Anılar ortaklaşır, kuşak farkı kalkar ortadan. Çağdaş Türk edebiyatının en yetkin yazarlarından Selim İleri de edebiyatı bu çerçevede yaşar ve yaşatır; kendi ürettikleri ile iz bırakarak ve üzerinde iz bırakanları incelikle damıtarak.
Selim İleri’yi okumak bu açıdan çokkatmanlı bir zenginliktir. Bir yandan kendi edebiyat dünyasını ve dilini oluşturmuş bir ustanın hayattan süzdükleriyle bereketlenir, diğer yandan anı, deneme ve inceleme kitaplarındaki nice bilgi ve duygudan nasipleniriz. Bilgi ve duygunun incelikli harmanı, İleri’nin kitaplarında karşılığını bulur. Biz onu okurken belki de en çok satır aralarından zenginleşiriz.
Her bir kitabıyla üslubunu ilmek ilmek dokuyan bir yazarın, sonunda anlattığı insanlık durumlarının tanımına dönüşmesine şaşmamalı. “Selim İleri duyarlılığı ya da hüznü” dediğimizde, aslında bilenler ve tadına varanlar için bir şifre söylemiş oluruz. Kapı ardına kadar açılır.
Selim İleri’nin son romanı Hepsi Alev de kapı ardına kadar açıldığında bizi içine çekiveren ve böylesi bir duyarlığın ve hüznün mührünü taşıyan bir eser. Bizans imparatoriçesi İrene’nin sürgün günlerine ve geri dönüşlerle tüm yaşamına bizzat kendi sesinden ortak olduğumuz bu tarihi roman, resmi tarihin kayıtlarından bir hayli farklı. Hatta denilelebilir ki İrene, kendisini kayda geçen tarihçi Gregoras’tan İleri’nin kalemi aracılığıyla dile gelip hesap soruyor. Biz ise avucumuzun içinde tuttuğumuz bu her dem taze yüreği nereye koyacağımızı şaşırarak çaresizce tanıklık ediyoruz çağları aşıp gelen bir feryada.
Nice zaman susmuşların isyanıyla haykırıyor öyküsünü bize İmparatoriçe İrene. Tutkulu bir Hıristiyan ve sanatsever olarak “ikona kırıcı” dönemde ikonaların varlığı ve dolyasıyla aslında sanatın vazgeçilmezliği için mücadele eden bu öncü kadın, yazarının üzerine tuttuğu özgün ışıkla 800’lerde geçen öyküsünü bugünümüzün tam ortasına taşıyor. Bir yandan edebiyatın, gayrıresmi tarih anlatısı olma yönüyle şaşkına dönerken diğer yandan İrene’nin kişiliğinde, tarihi bir roman kahramanından öte idealleri ve zaafları arasında bocalayan insanın tanıdık hikâyesini, yüreğe çentik atan bir çarpıcılıkta karşımızda buluveriyoruz.
Varlığını ve hayatın anlamını ikona ile simgeleşen sanatta bulan İrene, sürgün gönderildiği adada geçmişiyle hesaplaşırken önceliklerini ve bu uğurdaki tavizsiz mücedelesini paylaşır bizlerle: “Tapınaklarımızda bize hayatı ve ihtirası, arzuyu, kuvveti, sertliği, zaafı, gönlün kiplerini anlatmış elyazması eserler saklı. Okudum, pek çoğunu. Öz be öz inancımıza sadık kalmış din adamlarımızın yardımını gördüm. Günlerim okumakla geçti. Tutkuyu anlamak için okudum. Büyük yalnızlığıma okumak iyi geldi. Geriye kalanı anladım: Ülküydü. Başkaları olmadan, aşk ve sevgi olmadan yaşamayı öğrendim” Varlığını, ikonalarla özdeşleşen sanata adayan İrene, “Yüksek sanat hayata çığlığımdı” der ve önyargılara karşı savaşını çaresizlik olmayan bir kabullenişle sergiler: “Doğu ve Batı birleşseydi, belki insanın insana zulmü sona erebilirdi. İkonaların, sanatın... yüksek sanatın şimdilik gerçekleştiremeyeceğini, belki bu birleşme, bu kardeşlik... Son umudumdu. Doğu’yu Doğu’ya, Batı’yı Batı’ya bırakıyorum, düşmanlıkları bilendikçe bilensin.”
Sanatın hele de edebiyatın iflah olmaz sevdalısı Selim İleri, İrene’ye böyle dedirtirken çocukluğundan başlayarak farklı semtlerde, nice ayrıntıda izini sürdüğü bir kenti anlattığı İstanbul Seni Unutmadım başlıklı kitabında kendi okuma büyüsünü de İrene’nin coşkusuna soydaş bir coşkuyla paylaşır: “Yine yaz mevsimidir, kitaplarla en haşır neşir olduğum yıllar, ilkgençliğim. Reşat Nuri’nin romanları için sızılı bir mutlulukla dolp taştığımı hatırlıyorum. Elimde Akşamgüneşi, Dudaktan Kalbe, Yaprak Dökümü. Bir daha niye olmadı? Bir daha niye o anlamlı okumaları yaşayamadım? Şimdi yeniden okusam on üç-on dört yaşlarımın yaz günlerine geri dönebilir miyim?..”
Kendisini sorgulamaktan hiçbir zaman vazgeçmemiş bir yazarın kaleminden bizim her yaşta farklı okumalara götürücek kitaplar çıkar elbette sonunda. Kamelyasız Kadınlarda, Namık Kemal’in, Samipaşazade Sezai’nin ve Halid Ziya Uşaklıgil’in eserlerinde kadına yaklaşımı, toplum karşısında birey olma mücadelesini paylaşan İleri, kendi yaratım süreci için koyduğu yüksek çıtada bizlere sesleniverir: “Her şeyden dönüp yazdıklarıma sığındığım günler, yıllar, uzun yıllar. Bir öykü yazıyorum! Bir roman yazıyorum! Benden mutlusu yok. Uzun yıllar... Bir anlamı var mıydı o yazdıklarımın? Uzun yıllar geride kaldıkça böyle sorar oldum. Dün kime yazmıştım, bugün kimin için yazıyorum? Yazdıklarım başkalarına anlam götürdü mü?”
Yüreğimden İrene’ninkine benzer bir çığlık yükselir her seferinde: Evet, evet, evet...


ada dergisi 9. sayıda yer almıştır.

18 Ekim 2010 Pazartesi

KADİFE-Yavuz Türk

KADİFE

Anneme sarıldığımdan beri
Bütün çocuklar kaçar oldu benden
Çocukken bir kadife pantolonum vardı
Şiirdeki anne bu yüzden

Babam beni çok severdi oysa
Taşırdı ağzında bir yokuşu
Ağzımdaki sövgü bu yüzden
Öfkeydi benim babam, unuttum

Bir kadın evimize kumaş taşırdı,
Dokundum kadifeye, belki tene
Aşk da bir öfkeydi, onun teninde
Bir kadın duygusuydu bu, unuttum

Bir gün şairsin dediler,
soyundum, yağmura çıktım
elimi yağmurda yıkadıktan sonra
Şairler kadife giyerler, unuttum


Yavuz Türk

ada dergisi 10.sayıda yer almıştır.

15 Ekim 2010 Cuma

Sina Akyol Trabzonlu okurlarıyla buluşuyor..

Sina Akyol Pazar günü Trabzon’da okurlarıyla buluşuyor…



Ada Dergisi bu kez Trabzonlu okurlar için Şair Sina Akyol’u konuk ediyor. 17 Ekim Pazar günü Ra Kitap Cafe’de okurlarıyla buluşacak olan şair, katılımcıların sorularını yanıtlayacak. Sina Akyol şiirlerinden örnekler seslendirecek ve kitaplarını da imzalayacak.

Ada dergisi’nin etkinliğini 15:00-18:00 saatleri arasında Ra Kitap&Cafe’de gerçekleştirilecek.

İlk şiiri “Ölmek” 1967’de, Konya’da Çağrı dergisinde yayımlandı. Şiirleri, yazıları ve yazarla yapılan söyleşiler Ada, Adam Sanat, Akatalpa, Heves, İle, İnsan, Kitap-lık, Meltem, Sincan İstasyonu, Sombahar, Sonsuzluk ve Bir Gün, Şiir Atı, Şiir Odası, Şiir-lik, Varlık, Yasakmeyve, Yazko Edebiyat, Yeni Biçem vb. gibi dergilerde yayımlandı.

Ödülleri: “Ayda Tümör İzleri” ile 1995 Halil Kocagöz Şiir Ödülü’nü, “Meğer Söz Gümüş” ile 1996 Yunus Nadi Şiir Ödülü’nü (Yayımlanmamış dosya, Aydın Afacan’ın Itır ve Güneş isimli dosyası ile paylaştı), 1997 Cemal Süreya Şiir Ödülü’nü (Mehmet Mümtaz Tuzcu’nun Sevda Adıyla isimli kitabıyla paylaştı), “Avluda” ve “Meğer Söz Gümüş” ile 1997 Altın Portakal Şiir İkincilik Ödülü’nü, “İkindi Kitabı” ile 2000 Behçet Necatigil Ödülü’nü kazandı.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Zaman-Can Bahadır Yüce

yazın ilk sesi yalnız ben
külden bir denizin doğma vakitleri
acısız, kınsız, başlamak için
tek çizgide ruhun gelgitleri


benim de bir yalnızlık çağım
Zaman – kuşlardan sade
peşlerinden sonsuza bakarak
imrendiğim suların
yarım ay gibi üstünde


arkamda kent ölüleri
korusam, dünya ister ruhumu
her adımda yenilgi--
hayat böyle olsun mu

Can Bahadır Yüce, ada dergisi 7'de yer almıştır.

Maria Sophie'nin Varlığı Ya da Yokluğu Üzerine-Serkan Ozan Özağaç

Marie sophie’nin varlığı…
Ya da yokluğu üzerine



XI

Seni yitiriyorum burada
Nasıl yayılırsa tene “ yitirmek “


İşte öyle – ah, ağırlaşan yıldızların
Alıkoyduğu sevgili!
Şimdi yaklaştığım zaman’da
Yer değiştiriyor kalbim
Bazı akşamların kumuyla


Oradasın
İyiyi seçen ihtiyar kanından
Yavaşça dağılıyor yeni saate
Cehenneme olan uzaklığın


Siliniyor gözlerinden kirli uyku



Ama dur, söyle;
Hangi kutsal sözle iyileştireceğim
Seni tanımış o uçurumu?



Seni yitiriyorum burada
Yaşaman için lazım olan kitabın
Aslında mezarın olduğunu
Unuttuğum bir dünyada!




Serkan Ozan Özağaç


Ada 7, yaz